On yaşlarındaydım, yokuşun başında, beyaz killi toprakların
içinde bir evimiz vardı. Mahallenin en ilginç evlerinden biriydi Hülya
teyzelerinki. Düzenli olarak her yıl başka renge boyarlardı evlerini. O yıl
fıstık yeşiliydi, önceki yıldan kalma turuncu boya bazı oylumlardan
sırıtıyordu. O akşam onlara gidecektik, Hülya teyze bize lezzetli havuç
toplarından yapacaktı. Akşam oldu, kapı çalındı, eller sıkışıldı, çay konuldu,
büyükler konuşmaya daldılar, beni de sıkılmayayım diye içinde küçük eski bir
televizyon olan dar bir odaya yolladılar. Odanın içinde Hülya teyzenin şuruplu
halde sertleşmeyi bekleyen çiçekleri seriliydi. O da evin geçimine böylece
katkıda bulunuyordu. İncitmeden çiçekleri bir tarafa topladım, oturunca içine
çöken saten yüzlü koltuğa bedenimi
sığdırdım. Televizyonun kumandasını aramaya başlayan gözlerim, o anda bir şeye
ilişti. Dehşete düşmüşçesine kalakaldım gördüğüm şey karşısında. Duvara doğru
yürüdüm, parmaklarımı nakışlarında dolaştırmaya başladım. Annemin de nakışları
vardı, nakışlara dokunmayı severdim. Bu denli
güzel olup da insanın içine garip bir ürperti veren bu şeyi daha önce
hiç görmemiştim. İçeri koşup sordum o
nedir diye. Babam ‘Şahmaran’dır’ o dedi.
Yılanların şahı. Baş
kısmı insan olan, yılanla insanın birleşmesinden meydana gelmiş doğaüstü
yaratık. Doğurganlık, bereket ve bilgeliğin sembolü.
Kapıyı kapadım ve nakışın karşısnda bir saat hayal kurdum.
Gözlerim sanki nakışı baştan işliyordu, her ayrıntıya dokundum, renklerin
ahengiyle hayallere daldım.
Efsaneye göre, fakir bir ailenin çocuğu Camsab bir gün
ormanda bal dolu bir kuyu bulmuş, arkadaşlarına koşup hemen bu haberi
yetiştirmiş ve birlikte tekrar kuyuya gelmişler. Camsab’ı balı kuyudan
çıkartması için aşağı indiren arkadaşları, açgözlülüklerinden tüm balı çekip
çıkardıktan sonra zavallı Camsab’ı kuyuda bırakıp gitmişler. Camsab kapkaranlık
kuyuda bir başına kalakalmış. ‘Ben ne yapacağım?’ diye ağlarken birden gözüne
iğne deliği büyüklüğünde bir ışık
ilişmiş. Cebinden çıkardığı çakısıyla oyuğu açmış ve ışığa çıkmış. Karşısında
içinde binbir güzellikte çiçekler, eşi benzeri bulunmayan pırıl pırıl bir çeşme
ve bir yığın yılan bulunan bir bahçe belirivermiş. Gördükleri karşısında dili
tutulan Camsab’ın arkasından ulu bir ses yükselmiş,
-İn misin, cin misin? Kimsin?
-Camsab ben.
Karşısındaki süt beyazı,insan başlı, devasa bir yılanmış.
Camsab gözlerine inanamamış. Şahmaran, Camsab’ın hikayesini uzun uzun dinlemiş,
‘İnsanoğlu nankördür, hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam
zararlarına razı olur’ demiş. Şahmaran Camsar’a en güzel yiyecekleri ikram
etmiş, birbirlerine hayli alışan Camsab ve Şahmaran uzun yıllar o eşsiz bahçede
birlikte yaşamışlar. Bir gün gelmiş Camsab ‘Ben ailemi özledim Şahmaran, aileme
kavuştur beni.’ diye yalvarmaya başlamış. Camsab’ın bu haline üzülen Şahmaran,
kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama
girmeyeceğine dair ondan söz vermesini istemiş. Rivayete göre Şahmaran’ı
görenin hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış.
Şahmaran’a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar
verdiği sözde durarak Şahmaran’ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama
gitmemiş. Ta ki Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı hastalanana ve
hastalığının tek devası Şahmaran’ın etinden yemek olana kadar. Ülkedeki herkes
tez hamama çağrılmış, kaçmaya çalışan Camsab’ı da elinden ayağından tutarak
hamama getirmişler, hamama girer girmez bir anda tüm vücudu pullarla kaplanmış
Camsab’ın. Türlü türlü işkenceler yapılmış Camsab’a, sonunda daha fazla
dayanamayan Camsab Şahmaran’ın yerini söylemiş. Hemen kuyunun başına gidilmiş
ve Şahmaran dışarı çıkartılmış. Camsab’ı gören Şahmaran ‘İşte Camsab nihayet
kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare
ki yine aldandım’ demiş. Ölüme giderken de Camsab’a ‘Beni toprak çanakta
kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç,
gövdemi de hükümdara yedir’ demiş. Şahmaran’ın dediklerini yapan Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini
kendisi içmiş, etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş hükümdar da kısa sürede
iyileşip Camsab’ı veziri yapmış.
İnsanoğlu..
Sadakate ve iyi niyete her daim ihanet eden insanoğlu.. Yeri gelir kimileri
Camsab olur, yeri gelir kimileri Şahmaran, ama değişmeyen tek şey ihanet, hep ihanet.
‘’ İhanet sinsice alazlanırken
Harlı bir yangın olmak için yakıp ve kavuran,
Tozlu bir mozaik tabloda sessizce seyrederek
İntikam gününü beklemekte Şahmaran…’’

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder