15 Aralık 2013 Pazar

YEŞİL SABUN KOKULU TÜLBENT

Hani olur ya , bir melodi işitirsin, daha sen başını çevirip nereden geldiğini anlamadan, kontbas yayıyla en kalın tele dokunur. Başın çınlar, bedeninden ayrılır ruhun, notaları takip eder ve sesin geldiği yere vardığını, kokusundan anlarsın. Yeşil sabunla yıkanmış tülbent kokusu.. Sen içine çektikçe ayakların yere basar, dolanmaya başlarsın eskide. Türküsünü işitirsin kadının kayısı bahçesinden gelen. Biraz ürkek cılız sesi, sanki dünyanın en hüzünlü bülbülünden öğrenmiş gibi ezgisini, gelir dolanır kulağında. Tebeşirlerle sek sek çizgisi çizen kızların ardından yıpranmış tahta evi görürsün. Dar ve sık merdivenleri küçük bacaklarınla çıkarsın, sonra mavi demir kapıyı gayretle itekleyip içeri adım atarsın. Onun olmadığı anı beklersin ve gittiğinde doğru mutfağa koşarsın. Tahta tabak çanak dolabını üstündeki motifli bakır telden tutup açarsın, küçük kahve fincanının içine cebinden çıkardığın biriktirdiğin paralarla dolu gözlük kılıfını koyarsın. Ve tekrar ruhun bedenine çarpar, eski yerindesin.
Yatağımdan doğruldum, kalktım, pencereyi zorlayarak açtım. Dışarıdaki beyaz örtüye baktım, içim burkuldu. Buğulanmış pencereye çirkin olsun diye sol işaret parmağımla bir şey yazdım, sonra bir hışımla sildim.
Ak saçlarını örmek istedim. Birinin saçlarını okşamak gözlerine bakarken. Bundan daha güzel anlatılır mı sevgi? Ama hiç uzun olmadı saçı onun. Hiç de boyatmadı. Kara günün boyası çalınmış ak saçlımın saçına.
Kuzusunu öldürmüşler, yutmuşlar onun. O gündür hayata küsmüştür.
Küçükken benim de bir oyunum vardı diğer çocuklar gibi. Ama biraz ıslaktı benimkisi. Her gece yatmadan onun ardından söyleyecekleri iki kara sözcüğü hayalimde canlandırırdım ve öyle içine girerdim ki o düşün, küçük tavşanlı yastığım su olur, dalgalanır yüzüme çarpardı yaşları.  Bunun koruma büyüsü olduğuna inandırmıştım kendimi. Ağlardım, bağırırdım, sorardım ‘Neden?’ diye ‘Ben ne yapacağım şimdi?’ diye. Oyunumu her gün oynuyordum. Eğer olur da bir gün unutursam,  benim yüzümden kapanacaktı gözleri. O günün gelmemesi için ben ağlamalı, üzülmeliydim, belki o zaman gitmezdi. Çocuk beynim buna delicesine inandırmıştı kendini.
Bir gece oynamadım bu oyunu ve sonraki günler de unutmaya başladım. Bunu ak saçlımın kuzusu gittiğinde fark ettim.  Suçladım o kızı, kızdım ‘Senin yüzünden!’ dedim o kıza. Kuzu için de oynamalıydım bu oyunu. Hala kabul edemiyorum o kızı, o kız benim oysa. Sonra toprak attık.. Sonra yine içine girdik hayatın, unuttuk, dertlerimize boğulduk.

Bu gece çocukluk oyunumu tekrar oynadım. Korkuyorum.. Mesela sevgilin vardır ve bir de onu kaybetme ihtimalin. Her an beni bırakıp gidecek korkusuyla yaşarsın, avucundan uçup gitmesin diye üstüne titrersin. Ben de korkuyorum beyaz saçlım. Zaman bizim düşmanımız, bizi ayırmak için atıyor yelkovan. Kara gün seni lanetliyorum, gelme sakın. ‘Ederlezi’ bir tek ben öldüğümde çalmalı ardımdan, ama sen gidersen, kaparsan gözünü, benim için çalar zamanından önce..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder