Hani olur ya , bir melodi işitirsin, daha sen başını çevirip
nereden geldiğini anlamadan, kontbas yayıyla en kalın tele dokunur. Başın
çınlar, bedeninden ayrılır ruhun, notaları takip eder ve sesin geldiği yere
vardığını, kokusundan anlarsın. Yeşil sabunla yıkanmış tülbent kokusu.. Sen
içine çektikçe ayakların yere basar, dolanmaya başlarsın eskide. Türküsünü
işitirsin kadının kayısı bahçesinden gelen. Biraz ürkek cılız sesi, sanki
dünyanın en hüzünlü bülbülünden öğrenmiş gibi ezgisini, gelir dolanır kulağında.
Tebeşirlerle sek sek çizgisi çizen kızların ardından yıpranmış tahta evi
görürsün. Dar ve sık merdivenleri küçük bacaklarınla çıkarsın, sonra mavi demir
kapıyı gayretle itekleyip içeri adım atarsın. Onun olmadığı anı beklersin ve
gittiğinde doğru mutfağa koşarsın. Tahta tabak çanak dolabını üstündeki motifli
bakır telden tutup açarsın, küçük kahve fincanının içine cebinden çıkardığın
biriktirdiğin paralarla dolu gözlük kılıfını koyarsın. Ve tekrar ruhun bedenine
çarpar, eski yerindesin.
Yatağımdan doğruldum, kalktım, pencereyi zorlayarak açtım.
Dışarıdaki beyaz örtüye baktım, içim burkuldu. Buğulanmış pencereye çirkin
olsun diye sol işaret parmağımla bir şey yazdım, sonra bir hışımla sildim.
Ak saçlarını örmek istedim. Birinin saçlarını okşamak
gözlerine bakarken. Bundan daha güzel anlatılır mı sevgi? Ama hiç uzun olmadı
saçı onun. Hiç de boyatmadı. Kara günün boyası çalınmış ak saçlımın saçına.
Kuzusunu öldürmüşler, yutmuşlar onun. O gündür hayata
küsmüştür.
Küçükken benim de bir oyunum vardı diğer çocuklar gibi. Ama
biraz ıslaktı benimkisi. Her gece yatmadan onun ardından söyleyecekleri iki
kara sözcüğü hayalimde canlandırırdım ve öyle içine girerdim ki o düşün, küçük
tavşanlı yastığım su olur, dalgalanır yüzüme çarpardı yaşları. Bunun koruma büyüsü olduğuna inandırmıştım
kendimi. Ağlardım, bağırırdım, sorardım ‘Neden?’ diye ‘Ben ne yapacağım şimdi?’
diye. Oyunumu her gün oynuyordum. Eğer olur da bir gün unutursam, benim yüzümden kapanacaktı gözleri. O günün
gelmemesi için ben ağlamalı, üzülmeliydim, belki o zaman gitmezdi. Çocuk beynim
buna delicesine inandırmıştı kendini.
Bir gece oynamadım bu oyunu ve sonraki günler de unutmaya
başladım. Bunu ak saçlımın kuzusu gittiğinde fark ettim. Suçladım o kızı, kızdım ‘Senin yüzünden!’
dedim o kıza. Kuzu için de oynamalıydım bu oyunu. Hala kabul edemiyorum o kızı,
o kız benim oysa. Sonra toprak attık.. Sonra yine içine girdik hayatın,
unuttuk, dertlerimize boğulduk.
Bu gece çocukluk oyunumu tekrar oynadım. Korkuyorum.. Mesela
sevgilin vardır ve bir de onu kaybetme ihtimalin. Her an beni bırakıp gidecek
korkusuyla yaşarsın, avucundan uçup gitmesin diye üstüne titrersin. Ben de
korkuyorum beyaz saçlım. Zaman bizim düşmanımız, bizi ayırmak için atıyor
yelkovan. Kara gün seni lanetliyorum, gelme sakın. ‘Ederlezi’ bir tek ben
öldüğümde çalmalı ardımdan, ama sen gidersen, kaparsan gözünü, benim için çalar
zamanından önce..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder