15 Aralık 2013 Pazar

Bir Erikli Gece Analizi

Eriklerden en irisini seçtim, tuz dolu tabağa bandırdım. Ağzını sulandıra sulandıra yiyen arkadaşlarımın tersine  bir gözümü istemsiz kısarak ve eriği belli bir süre ağzımda bekleterek yiyebiliyorum . Sesini açtım televizyonun,  eski bir film oynuyordu. Aynasız, iri kıyım adamın sol bileğine  kelepçesini taktı, sonra yanındakinin sağ bileğinde aynı kelepçenin diğer yanı şakırdadı. Odaklanamıyordum. Kitabım gözüme çarptı. Masanın üstünden aldım, gazete kupüründen tutup kaldığım sayfayı açtım. Paragrafı bitirmeme yakındı. Sonra sona doğru bir cümle okudu gözlerim. Şöyle yazıyordu: ‘Bedenimin üzerinde havada asılı buldum kendimi. ’ Bir kitap cümlesi ne hissettiğini o kadar iyi anlatıyor işte bazen.
Keşke her ihtiyaç duyduğunda insan bir kelime ya da cümle imdadına yetişse. Yolda bir küçük kağıt bulayım mesela, öyle bir şey yazsın ki bir anda beni istediği yere çekebilsin ve ben tüm yol boyunca onu düşüneyim. Ya da keşke kafamın içinde istediğim an sol gözümü iki kez kırpınca  play tuşu devreye girebilen bir teybim olsa.  Ve en çok da yürürken bana eşlik edecek bir müzik olmalı. Adımına ve ruhuna  uyduracağın türden bir müzik.
Ve yüzün…  Şekspir ne güzel demiş:
‘’Kederin tablosu gibi
Kalpsiz bir yüz’’

İşte öylesine bir yüz. Neyse, en iyisi erikten bir ısırık daha almak.

ŞAHMARAN

On yaşlarındaydım, yokuşun başında, beyaz killi toprakların içinde bir evimiz vardı. Mahallenin en ilginç evlerinden biriydi Hülya teyzelerinki. Düzenli olarak her yıl başka renge boyarlardı evlerini. O yıl fıstık yeşiliydi, önceki yıldan kalma turuncu boya bazı oylumlardan sırıtıyordu. O akşam onlara gidecektik, Hülya teyze bize lezzetli havuç toplarından yapacaktı. Akşam oldu, kapı çalındı, eller sıkışıldı, çay konuldu, büyükler konuşmaya daldılar, beni de sıkılmayayım diye içinde küçük eski bir televizyon olan dar bir odaya yolladılar. Odanın içinde Hülya teyzenin şuruplu halde sertleşmeyi bekleyen çiçekleri seriliydi. O da evin geçimine böylece katkıda bulunuyordu. İncitmeden çiçekleri bir tarafa topladım, oturunca içine çöken saten yüzlü koltuğa  bedenimi sığdırdım. Televizyonun kumandasını aramaya başlayan gözlerim, o anda bir şeye ilişti. Dehşete düşmüşçesine kalakaldım gördüğüm şey karşısında. Duvara doğru yürüdüm, parmaklarımı nakışlarında dolaştırmaya başladım. Annemin de nakışları vardı, nakışlara dokunmayı severdim. Bu denli  güzel olup da insanın içine garip bir ürperti veren bu şeyi daha önce hiç görmemiştim. İçeri koşup  sordum o nedir diye. Babam ‘Şahmaran’dır’ o dedi.
 Yılanların şahı. Baş kısmı insan olan, yılanla insanın birleşmesinden meydana gelmiş doğaüstü yaratık. Doğurganlık, bereket ve bilgeliğin sembolü.
Kapıyı kapadım ve nakışın karşısnda bir saat hayal kurdum. Gözlerim sanki nakışı baştan işliyordu, her ayrıntıya dokundum, renklerin ahengiyle hayallere daldım.
Efsaneye göre, fakir bir ailenin çocuğu Camsab bir gün ormanda bal dolu bir kuyu bulmuş, arkadaşlarına koşup hemen bu haberi yetiştirmiş ve birlikte tekrar kuyuya gelmişler. Camsab’ı balı kuyudan çıkartması için aşağı indiren arkadaşları, açgözlülüklerinden tüm balı çekip çıkardıktan sonra zavallı Camsab’ı kuyuda bırakıp gitmişler. Camsab kapkaranlık kuyuda bir başına kalakalmış. ‘Ben ne yapacağım?’ diye ağlarken birden gözüne iğne deliği büyüklüğünde  bir ışık ilişmiş. Cebinden çıkardığı çakısıyla oyuğu açmış ve ışığa çıkmış. Karşısında içinde binbir güzellikte çiçekler, eşi benzeri bulunmayan pırıl pırıl bir çeşme ve bir yığın yılan bulunan bir bahçe belirivermiş. Gördükleri karşısında dili tutulan Camsab’ın arkasından ulu bir ses yükselmiş,
-İn misin, cin misin? Kimsin?
-Camsab ben.
Karşısındaki süt beyazı,insan başlı, devasa bir yılanmış. Camsab gözlerine inanamamış. Şahmaran, Camsab’ın hikayesini uzun uzun dinlemiş, ‘İnsanoğlu nankördür, hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam zararlarına razı olur’ demiş. Şahmaran Camsar’a en güzel yiyecekleri ikram etmiş, birbirlerine hayli alışan Camsab ve Şahmaran uzun yıllar o eşsiz bahçede birlikte yaşamışlar. Bir gün gelmiş Camsab ‘Ben ailemi özledim Şahmaran, aileme kavuştur beni.’ diye yalvarmaya başlamış. Camsab’ın bu haline üzülen Şahmaran, kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama girmeyeceğine dair ondan söz vermesini istemiş. Rivayete göre Şahmaran’ı görenin hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış.
Şahmaran’a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmaran’ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama gitmemiş. Ta ki Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı hastalanana ve hastalığının tek devası Şahmaran’ın etinden yemek olana kadar. Ülkedeki herkes tez hamama çağrılmış, kaçmaya çalışan Camsab’ı da elinden ayağından tutarak hamama getirmişler, hamama girer girmez bir anda tüm vücudu pullarla kaplanmış Camsab’ın. Türlü türlü işkenceler yapılmış Camsab’a, sonunda daha fazla dayanamayan Camsab Şahmaran’ın yerini söylemiş. Hemen kuyunun başına gidilmiş ve Şahmaran dışarı çıkartılmış. Camsab’ı gören Şahmaran ‘İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım’ demiş. Ölüme giderken de Camsab’a ‘Beni toprak çanakta kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç, gövdemi de hükümdara yedir’ demiş. Şahmaran’ın dediklerini yapan  Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini kendisi içmiş, etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş hükümdar da kısa sürede iyileşip Camsab’ı veziri yapmış.
      İnsanoğlu.. Sadakate ve iyi niyete her daim ihanet eden insanoğlu.. Yeri gelir kimileri Camsab olur, yeri gelir kimileri Şahmaran, ama değişmeyen tek şey  ihanet, hep ihanet.
‘’ İhanet sinsice alazlanırken
Harlı bir yangın olmak için yakıp ve kavuran,
Tozlu bir mozaik tabloda sessizce seyrederek

İntikam gününü beklemekte Şahmaran…’’

KORKİREM BALA KORKİREM

Ay balam!
Tek başına çıkırem men dağlara bala dağlara
Yangını volkan görirem
Cin görirem can görirem
Mezarda hortlak görirem
Bin türlü tufan görirem
Gullidi yaban görirem korkmirem
Korkmirem balam korkmirem
Ay balam
Bu korkmamazlığım ile bu korkmamazlığım ile vallahi
bala, billahi bala, tillahi bala nerde bir softa görirem,
Nerde bir yobaz görirem, harda bir bağnaz görirem,
Nerde bir molla görirem korkirem,
Korkirem bala korkirem kandan
Fikirlerinden, riyakar zikirlerinden korkirem
Bala korkirem, bala korkirem, korkirem bala korkirem

Hrant’ ın ölüm yıldönümüydü geçen. Sosyal medyamızın ‘face kitabı’ndan  insanların gerçek yüzlerini okudum yine. Boyalı insanlarımın boyası öyle bir kara aktı ki o gün , dizüstü bilgisayarımın tuşlarına dokunmak gelmedi içimden. O kadar korkunç ki yazılanlar, o kadar insanlık dışı ki. Aklım almıyor, hiç mi Kürt, Alevi, Ermeni, Çerkez, Rum, Yahudi komşun olmadı? Hiç mi bizler içinden bir bardak su istediğin birinci kattaki komşun, çocukken birlikte terli terli top oynadığın arkadaşın olmadı? Varsın olmasın. Nasıl bu kadar kan dondurucu konuşabiliyorsun? Ben de korkirem bala korkirem..
Biz Öteki’ yiz.
ÖTEKİ mekanizmanızda; biz eziliyoruz, yakılıyoruz, öldürülüyoruz, asılıyoruz; çünkü biz azınlığız. Cinayete kurban gidiyoruz işleyeceği zaman adını vatan koyan devletimiz tarafından. Hor görülüyoruz, toplumdan soyutlanıyoruz. Yalnızlaştırılıyoruz. Siz şovenist  idam ipimizi boynumuza örenler, derimizi yakan yangına kibrit çakanlar… Bir insanı siyasi düşüncesinden, dininden, ırkından, renginden, cinsiyetinden, etnik kökeninden dolayı  hürriyetini elinden alan zihniyetinizi lanetliyorum. Bizim gibi düşünmek zorunda değilsiniz, ama bize saygı göstermek zorundasınız. Benim dinim hoşgörüdür, ben buna inanır, bunun için dönerim.
Önce insan de  kardeşim, ben sana nasıl kardeş diyor ve diğer tüm halkları, dinleri, ırkları renkleri kucaklıyorsam. İnsanları ayırma şu saçma Kürt, Alevi, Ermeni, Çerkez, Rum, Yahudi ulamlarına. İyi insan de, kötü insan de. Senden değiliz diye bize nefret ve kötü niyet besliyorsun. Sayımızı birer birer aşağı çekmek için salyan akıyor. Sen haklısın, ben haklıyım demiyorum sana. Ah kardeşim, biliyorum ki  hava soğuk diye palto giyen insanları suçlayamayız, paltolarla bir sorunumuz varsa iklimi değiştirmemiz gerek.
Varsınlar örümcek ağlı aymazlar, körelmiş beyinler bu ülke topraklarında yaşayan halkların kardeşliği için ölüme sevdalı devrimcileri, sosyalistleri, aydınları, gazetecileri zindanlara atmaya devam etsinler. Varsınlar nadide çiçeklerimizi tek tek koparsın ruhları çamura bulanmış güruhlar. Yalnız unuttuğunuz bir şey var karanlığın cellatları, biz ayrık otuyuz…
Cellat uyandı yatağında bir gece
“Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece:
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe’’ Ataol Behramoğlu

YEŞİL SABUN KOKULU TÜLBENT

Hani olur ya , bir melodi işitirsin, daha sen başını çevirip nereden geldiğini anlamadan, kontbas yayıyla en kalın tele dokunur. Başın çınlar, bedeninden ayrılır ruhun, notaları takip eder ve sesin geldiği yere vardığını, kokusundan anlarsın. Yeşil sabunla yıkanmış tülbent kokusu.. Sen içine çektikçe ayakların yere basar, dolanmaya başlarsın eskide. Türküsünü işitirsin kadının kayısı bahçesinden gelen. Biraz ürkek cılız sesi, sanki dünyanın en hüzünlü bülbülünden öğrenmiş gibi ezgisini, gelir dolanır kulağında. Tebeşirlerle sek sek çizgisi çizen kızların ardından yıpranmış tahta evi görürsün. Dar ve sık merdivenleri küçük bacaklarınla çıkarsın, sonra mavi demir kapıyı gayretle itekleyip içeri adım atarsın. Onun olmadığı anı beklersin ve gittiğinde doğru mutfağa koşarsın. Tahta tabak çanak dolabını üstündeki motifli bakır telden tutup açarsın, küçük kahve fincanının içine cebinden çıkardığın biriktirdiğin paralarla dolu gözlük kılıfını koyarsın. Ve tekrar ruhun bedenine çarpar, eski yerindesin.
Yatağımdan doğruldum, kalktım, pencereyi zorlayarak açtım. Dışarıdaki beyaz örtüye baktım, içim burkuldu. Buğulanmış pencereye çirkin olsun diye sol işaret parmağımla bir şey yazdım, sonra bir hışımla sildim.
Ak saçlarını örmek istedim. Birinin saçlarını okşamak gözlerine bakarken. Bundan daha güzel anlatılır mı sevgi? Ama hiç uzun olmadı saçı onun. Hiç de boyatmadı. Kara günün boyası çalınmış ak saçlımın saçına.
Kuzusunu öldürmüşler, yutmuşlar onun. O gündür hayata küsmüştür.
Küçükken benim de bir oyunum vardı diğer çocuklar gibi. Ama biraz ıslaktı benimkisi. Her gece yatmadan onun ardından söyleyecekleri iki kara sözcüğü hayalimde canlandırırdım ve öyle içine girerdim ki o düşün, küçük tavşanlı yastığım su olur, dalgalanır yüzüme çarpardı yaşları.  Bunun koruma büyüsü olduğuna inandırmıştım kendimi. Ağlardım, bağırırdım, sorardım ‘Neden?’ diye ‘Ben ne yapacağım şimdi?’ diye. Oyunumu her gün oynuyordum. Eğer olur da bir gün unutursam,  benim yüzümden kapanacaktı gözleri. O günün gelmemesi için ben ağlamalı, üzülmeliydim, belki o zaman gitmezdi. Çocuk beynim buna delicesine inandırmıştı kendini.
Bir gece oynamadım bu oyunu ve sonraki günler de unutmaya başladım. Bunu ak saçlımın kuzusu gittiğinde fark ettim.  Suçladım o kızı, kızdım ‘Senin yüzünden!’ dedim o kıza. Kuzu için de oynamalıydım bu oyunu. Hala kabul edemiyorum o kızı, o kız benim oysa. Sonra toprak attık.. Sonra yine içine girdik hayatın, unuttuk, dertlerimize boğulduk.

Bu gece çocukluk oyunumu tekrar oynadım. Korkuyorum.. Mesela sevgilin vardır ve bir de onu kaybetme ihtimalin. Her an beni bırakıp gidecek korkusuyla yaşarsın, avucundan uçup gitmesin diye üstüne titrersin. Ben de korkuyorum beyaz saçlım. Zaman bizim düşmanımız, bizi ayırmak için atıyor yelkovan. Kara gün seni lanetliyorum, gelme sakın. ‘Ederlezi’ bir tek ben öldüğümde çalmalı ardımdan, ama sen gidersen, kaparsan gözünü, benim için çalar zamanından önce..

31 Aralık 2011 Cumartesi

Önce babamı kaybettim konuşmaya başladığımda. Bir elim boşta başladım, bir tarafa yalpaladım. Diğer elim annemin avuçlarında oldu hep buna şükrettim. Kimselere demedim, küçüktüm ama küçük kalbim ağlıyordu. O benim ilk erkeğimdi. Sonra başka bir erkeği çok sevdim o da kardeşim oldu. Güldük, ağladık, yedik, içtik beraber. Ama onu da kaybettim. Sonra birine kalbimi verdim, güvenimi, umudumu. Küçük evimin başkahramanı tatlı baba rolünü ona verdim. Çocuklarımın saçını okşayacak adam dedim ona. Sahne hazırlıkları başlamıştı. Kostümümüzü bile ellerimize iğneleri batıra batıra diktik. Birkaç düğme eksikti yanlızca. Sergileyeceğimiz gün geldi ve benim kahramanım sahneye çıkamadan merdivende yerlere devrildi. 
Bugün de sevdiğim bir adam daha düştü. Artık öğrendim. Ben erkek sevmemeliyim. Yakın olmamalıyım onlara. Aldanıyorum işte, aldatılıyorum. Ah benim salak kafam, öğrenemedin mi hala. Güvenme, güvenme, güvenme